Alp SuleimanGrowth Partner

Değer Temelli Fiyatlandırma Devrimi: Kullanıcı Ne Kadar Değer Alıyorsa, O Kadar Ödemeli – Nasıl Uygulanır ve Neden Kaçınılmaz?

Fiyatınızı maliyetinize ya da rakibinize bakarak belirliyorsanız, masada para bırakıyorsunuz. Daha kötüsü, kullanıcınıza ürününüzün neye yaradığını hiç anlatmıyorsunuz.

Growth PartnerYazı 09 / 134 dk okuma

Yayın

Fiyatlandırma toplantılarında en sık duyduğum cümle şu: “Rakip aylık 49 dolar alıyor, biz biraz altında kalalım.”

Bu cümlenin içinde koca bir teslimiyet var. Fiyatı belirleme hakkını rakibinize devrediyorsunuz. Üstelik rakibinizin o fiyatı nasıl belirlediğini bilmiyorsunuz. Büyük ihtimalle o da bir başkasına bakarak belirledi. Sektördeki herkes birbirinin fiyatını kopyalarken, kimse kullanıcıya ne verdiğini sormamış oluyor.

İkinci en sık duyduğum cümle de maliyetle ilgili: “Sunucu ve destek maliyetimiz kullanıcı başına şu kadar, üstüne makul bir marj koyalım.” Bu yaklaşım en azından şirketi zarara sokmaz. Ama yazılımda maliyetle değer arasındaki bağ neredeyse yoktur. Bir kullanıcıya hizmet vermenin size maliyeti birkaç lira olabilir, aynı kullanıcı için ürününüzün yarattığı fark binlerce lira. Maliyet artı yaklaşımı, o farkın tamamını kullanıcıya hediye eder.

Üç yol, üç farklı soru

Fiyat belirlemenin temelde üç yolu var ve her biri farklı bir soru soruyor.

Maliyet artı yaklaşımı “bize ne kadara mal oluyor?” diye sorar. Rakip bazlı yaklaşım “piyasa ne kadar alıyor?” diye sorar. Değer temelli yaklaşım ise “kullanıcı bundan ne kazanıyor?” diye sorar.

İlk iki soru içeriye ve yana bakar. Üçüncüsü kullanıcıya bakar. Serinin başından beri savunduğum şey, değerin kullanıcının tarafında oluştuğu. Eğer bu doğruysa, fiyatın da oradan türemesi gerekir.

Kullanıcı ne kadar değer alıyorsa o kadar ödemeli. Ne bir lira fazla, ne de çok daha az.

Bu cümlenin ikinci yarısı genelde gözden kaçar. Değer temelli fiyatlandırma sadece daha fazla para istemek demek değildir. Değer almayan kullanıcıdan da para almamak, ya da az almak demektir. Adalet duygusu bu modelin en güçlü yanıdır. Kullanıcı faturasına baktığında “evet, bu mantıklı” diyebilmelidir.

Değer metriğini bulmak

Uygulamada değer temelli fiyatlandırma, doğru değer metriğini bulmakla başlar. Bir önceki yazıda bundan bahsetmiştim; burada biraz daha somutlaştırmak istiyorum.

En yaygın üç yapı var. Koltuk başına fiyatlandırma, ürünü kaç kişinin kullandığına bakar. Kullanım bazlı fiyatlandırma, ürünün ne kadar kullanıldığına bakar: gönderilen mesaj, işlenen işlem, saklanan veri. Sonuç bazlı fiyatlandırma ise ürünün ne başardığına bakar: kazanılan müşteri, çözülen talep, kurtarılan gelir.

Bu üçü, değere giderek yaklaşan bir merdiven gibidir. Koltuk sayısı değerin uzak bir vekilidir; kişi sayısı arttıkça değerin de arttığını varsayar. Kullanım daha yakındır ama hâlâ bir vekildir; çok kullanmak her zaman çok değer almak demek değildir. Sonuç ise değerin kendisine en yakın olandır.

Peki neden herkes sonuç bazlı fiyatlandırmıyor? Çünkü sonucu ölçmek zordur, kime ait olduğu tartışmalıdır ve kullanıcı için öngörülemez olabilir. “Ay sonunda faturam ne gelecek?” sorusunun cevabını bilmemek, birçok şirket için kabul edilemez bir risktir. Doğru metrik genelde mükemmel olan değil, kullanıcının anlayabileceği ve güvenebileceği kadar değere yakın olandır.

Kullanıcının ödeme isteğini ölçmek

Değer temelli fiyatlandırmanın en çok korkulan kısmı, kullanıcıya doğrudan para hakkında soru sormaktır. Ekipler bunu ya hiç yapmaz ya da yanlış yapar.

Yanlış olanı “bu ürüne ne kadar ödersiniz?” diye sormaktır. İnsanlar bu soruya dürüst cevap vermez; ya fiyatı aşağı çekmek için düşük söyler ya da kibarlıktan yüksek söyler.

Daha iyi bir başlangıç noktası, sık anlatılan Van Westendorp yöntemidir. Kullanıcıya dört soru sorarsınız: Hangi fiyatta bu ürün o kadar ucuz olur ki kalitesinden şüphe edersiniz? Hangi fiyatta uygun fiyatlı bulursunuz? Hangi fiyatta pahalı gelmeye başlar ama yine de düşünürsünüz? Hangi fiyatta hiç düşünmezsiniz? Cevapların kesiştiği bölge, size kabul edilebilir bir fiyat aralığı verir. Kesin bir rakam değil, bir aralık. Ama bu aralık, rakibe bakarak tahmin ettiğiniz rakamdan çok daha sağlam bir zemindir.

Benim asıl önem verdiğim ise rakamların ötesindeki konuşmadır. Kullanıcıya ürün olmadan önce bu işi nasıl yaptığını, ne kadar zaman ve para harcadığını, hata yaptığında ne kaybettiğini sorduğunuzda, değerinizin gerçek büyüklüğünü onun kelimeleriyle duyarsınız. Bu konuşmalar çoğu zaman şaşırtıcıdır. Sizin önemsiz bulduğunuz bir özellik, kullanıcı için tek başına ödeme sebebidir. Gururla anlattığınız bir başkası ise kimsenin umurunda değildir.

Segmentler aynı değeri almaz

Değer temelli düşünmenin doğal bir sonucu da şu: farklı kullanıcılar aynı üründen farklı değer alır.

Tek başına çalışan bir serbest çalışan ile elli kişilik bir ajans aynı aracı kullanıyor olabilir. Ama biri için ürün haftada birkaç saat kazandırırken, diğeri için bütün operasyonun omurgasıdır. Bu iki kullanıcıya aynı fiyatı vermek, birini kaçırmak ya da diğerinden çok az almak demektir.

Paketlemenin asıl işi budur: farklı değer seviyelerini farklı fiyat seviyelerine eşlemek. Her paket belirli bir kullanıcı tipinin aldığı değere göre şekillenmelidir, özellik sayısına göre değil. Bunu yapabilmek için de önce segmentlerinizi tanımanız gerekir. Kim, hangi işi yapmak için, hangi sonuca ulaşmak için ürününüzü kullanıyor?

Küçük deneylerle ilerlemek

Değer temelli fiyatlandırmaya geçiş tek bir büyük kararla olmaz. Ben her zaman küçük adımlar öneririm.

Yeni gelen kullanıcılarda yeni bir paket yapısını denemek, mevcut kullanıcıları bozmadan öğrenmenin en güvenli yoludur. Bir değer metriğini önce tek bir segmentte uygulamak, tüm müşteri tabanını riske atmadan sonuç verir. Fiyat değişikliklerini mevcut kullanıcılara duyururken eski fiyatı bir süre korumak, güveni zedelemeden ilerlemenizi sağlar.

Fiyatlandırmada en tehlikeli tavır, bir kez karar verip hiç dokunmamaktır. İkinci en tehlikelisi ise her ay rastgele değiştirmektir. Doğrusu, diğer ürün kararları gibi hipotezle, ölçümle ve sabırla ilerlemektir.

Neden kaçınılmaz?

Başlıkta bu dönüşümün kaçınılmaz olduğunu söyledim. Bunu söylerken özellikle bir şeyi kastediyorum.

AI ile birlikte, birçok ürünün kullanıcı başına sunduğu iş miktarı dramatik şekilde değişiyor. Eskiden on kişinin yaptığı işi bir kişi ve bir yazılım yapabiliyor. Bu durumda koltuk başına fiyatlandırma kendi kendini çökertmeye başlar. Ürün ne kadar iyi çalışırsa, şirketin o kadar az koltuğa ihtiyacı olur ve siz o kadar az kazanırsınız.

Bu yüzden önümüzdeki yıllarda fiyatlandırmanın, kişiyi saymaktan yapılan işi ve elde edilen sonucu ölçmeye doğru kaydığını göreceğiz. Bu kaymaya erkenden hazırlanan şirketler, değerlerinin karşılığını almaya devam edecek. Koltuk sayısına tutunanlar ise ürünleri iyileştikçe gelirlerinin eridiğini izleyecek.

Bir sonraki yazıda daha mikro bir ana odaklanacağım: kullanıcının cüzdanına elini attığı o tek ana. Paywall'un nereye, ne zaman ve neden konacağına.