Alp SuleimanGrowth Partner

Özelliklerin Ötesine Geçmek: Dijital Bolluk Döneminde Algılanan Değeri Nasıl Mühendislik Haline Getirirsiniz?

Rakibinizin de aynı özellikleri var. Kullanıcının kafasında sizi ayıran şey, ürünün ne yaptığı değil, ne yaptığını ne kadar net hissettirdiği.

Growth PartnerYazı 02 / 134 dk okuma

Yayın

Geçen yıl bir kurucu bana rakip karşılaştırma tablosunu gösterdi. Kırk satır, üç sütun. Kendi ürünlerinin sütununda neredeyse her satırda yeşil bir tik vardı. “Bakın,” dedi, “her şeyde ya eşitiz ya öndeyiz. Ama satış ekibi hâlâ kaybettiğimiz anlaşmalardan bahsediyor.”

Tabloya uzun uzun baktım ve şunu söyledim: “Bu tabloyu sizden başka kimse okumuyor.”

Kullanıcı satın alma kararını kırk satırlık bir tabloyla vermez. İlk on dakikada edindiği bir hisle verir. O his de çoğu zaman tablonun hiçbir satırında yazmaz.

Bolluk, farkı görünmez yapar

On beş yıl önce bir yazılımın belirli bir özelliğe sahip olması tek başına bir satış argümanıydı. Bugün neredeyse her kategoride benzer yetkinlikte beş, on, bazen yirmi ürün var. Bir özelliği kopyalamak eskiden aylar sürerdi; şimdi bir sprint, bazen bir hafta sonu.

Bu bolluğun kullanıcı tarafındaki sonucu şu: özellikler bir taban haline geldi. Olması beklenir, olmaması cezalandırılır, ama olması kimseyi heyecanlandırmaz. Tıpkı bir otel odasında Wi-Fi olması gibi. Çalışmadığında fark edersiniz, çalıştığında aklınıza bile gelmez.

Serinin ilk yazısında değeri, kullanıcının ödediği bedele karşılık aldığı ilerleme olarak tanımlamıştım. Bolluk döneminde bunun bir katmanı daha belirginleşiyor: kullanıcı o ilerlemeyi gerçekten alsa bile, almış olduğunu hissetmiyorsa değer onun için yok hükmündedir.

Algı, beklenti ile deneyim arasındaki mesafedir

Algılanan değer dediğimiz şey bir sihir değil. Kullanıcının kafasında iki şey var: ne beklediği ve ne yaşadığı. Aradaki mesafe, algıyı belirler.

Bu yüzden aynı ürün iki farklı kullanıcıda iki farklı his yaratır. Birine “nihayet” dedirten bir rapor ekranı, ötekine “bu kadar mı?” dedirtir. Çünkü biri Excel'den geliyor, öteki daha gelişmiş bir araçtan.

Buradan iki pratik sonuç çıkıyor. Birincisi, beklentiyi siz yönetiyorsunuz; reklamınız, satış konuşmanız, açılış sayfanızdaki cümle beklentiyi kuruyor. Abartılı bir vaat, mükemmel bir ürünü bile hayal kırıklığına çevirebilir. İkincisi, deneyimin en çok ağırlık taşıyan kısmı başlangıçtır. Kullanıcı ilk anlarda ürünle ilgili bir hikâye yazmaya başlar ve sonraki her şeyi o hikâyenin içinden yorumlar.

Değere ulaşma süresi, yeni fiyatınızdır

Ekiplerin en az ölçtüğü ama en çok önemsemesi gereken şeylerden biri, kullanıcının ilk anlamlı sonuca ne kadar sürede ulaştığı. Literatürde time-to-value deniyor.

Kullanıcı açısından bu süre fiyatın bir parçası. Kayıt olduktan sonra bir saat kurulum, üç entegrasyon ve bir eğitim videosu gerektiren bir ürün, ücretsiz olsa bile pahalıdır. Çünkü kullanıcı daha hiçbir şey almadan ciddi bir bedel ödemiştir: zaman ve sabır.

Çalıştığım ekiplerde en sık gördüğüm hata şu: onboarding'i ürünün bütün yeteneklerini tanıtmak için kullanmak. Turlar, ipuçları, “şunu da yapabilirsiniz” pencereleri. Oysa kullanıcının o anda ihtiyacı olan tek şey, bir kez gerçekten işe yarayan bir sonuç görmek. Gerisini sonra öğrenir. Önce ikna olması lazım.

Burada sorulacak soru basit: yeni bir kullanıcı ilk “aa, işe yarıyor” cümlesini kaçıncı dakikada kuruyor? Bunu bilmiyorsanız, bir sonraki yazının konusu olan değerin ilk kıvılcımını da bilmiyorsunuz demektir.

Değeri görünür kılmak

İşin en çok ihmal edilen tarafı bu. Ürününüz kullanıcıya gerçekten değer üretiyor olabilir, ama o değer arka planda, sessizce oluşuyorsa kullanıcı bunu zamanla unutur. Hatta değerin kendisini ürünün değil, kendi becerisinin sonucu sanır.

İyi ürünler değerin makbuzunu keser. Bir finans uygulaması ay sonunda “bu ay şu kadar harcamayı yakaladınız” der. Bir otomasyon aracı “bu hafta sizin yerinize şu kadar işlem yapıldı” der. Bir güvenlik ürünü “şu kadar tehdidi engelledik” der. Bunlar süs değil. Kullanıcının kafasındaki değer hesabını, sizin lehinize, somut bir sayıyla güncelleyen anlardır.

Makbuz kesmek dürüstlük ister ama. Abartılı, şişirilmiş, her şeyi kahramanlık hikâyesine çeviren bir değer raporu ters teper. Kullanıcı bir kez “bu rakam saçma” dediği anda, sonraki bütün rakamlarınıza şüpheyle bakar.

Daha az, ama daha net

Bolluk döneminde fark yaratmanın en pahalı ve en etkili yolu, bir şeyi çıkarmaktır.

Her yeni özellik kullanıcıdan biraz dikkat ister. Menüde bir satır daha, ayarlarda bir seçenek daha, ekranda bir buton daha. Tek başına masum görünür. Ama toplamda ürün, kullanıcının asıl işini yapmasını zorlaştıran bir kalabalığa dönüşür. Ve kalabalık ürünler, aslında yaptıklarından daha az şey yapıyormuş gibi hissettirir. Çünkü kullanıcı neyin önemli olduğunu ayırt edemez.

Net bir ürün tek bir cümleyle anlatılabilir. Kullanıcı bunu bir arkadaşına söylediğinde arkadaşı ne olduğunu hemen anlar. Bu netlik bir tasarım kararı olduğu kadar bir strateji kararıdır da: neyi yapmayacağınıza karar vermeden, neyi iyi yaptığınızı kimseye anlatamazsınız.

Algıyı ölçmek mümkün mü?

Tam olarak değil, ama sanıldığından çok daha fazla.

Benim en güvendiğim yöntem kullanıcının kendi kelimelerini toplamak. Destek talepleri, satış görüşmesi notları, kayıt sonrası sorulan tek bir açık uçlu soru: “Bu ürünü bir arkadaşınıza nasıl anlatırdınız?” Bu cümleler bir süre birikince örüntü kendini gösterir. Kullanıcılarınızın yarısı sizin hiç öne çıkarmadığınız bir faydadan bahsediyorsa, algılanan değeriniz oradadır, pazarlama metninizde değil.

Superhuman'ın sık anlatılan yaklaşımı da bunun bir türevi: kullanıcılara ürünü artık kullanamasalar ne hissedeceklerini sormak ve “çok hayal kırıklığına uğrarım” diyenlerin oranını izlemek. O oran kırk civarına yaklaştığında ürünün bir ihtiyaca gerçekten oturduğunu söyleyen bir eşik olarak kullanılıyor. Kesin bir bilim değil. Ama “beğendiniz mi?” sorusundan çok daha dürüst bir soru.

Mühendislik kelimesi neden yerinde?

Algılanan değeri mühendislik haline getirmek, onu tesadüfe bırakmamak demek. Beklentiyi bilinçli kurmak. Değere ulaşma süresini ölçüp her çeyrek kısaltmak. Değerin makbuzunu düzenli ve dürüst kesmek. Netliği bozan her şeyi sorgulamak. Ve bütün bunları kullanıcının kendi diliyle sürekli test etmek.

Bunların hiçbiri yeni bir özellik değil. Ama bolluk döneminde fark yaratan neredeyse her şey, özelliklerin arasındaki bu boşlukta duruyor.

Bir sonraki yazıda o boşluğun en kritik noktasına gireceğiz: kullanıcının tam olarak hangi davranışı yaptığında değerin gerçekten başladığına.